Background Image
Previous Page  6 / 44 Next Page
Information
Show Menu
Previous Page 6 / 44 Next Page
Page Background

DEDEM BÜYLÜCÜ

Bir Portre:

Dr. Mehmet Ali GÜLEL

Emekli Öğretim Üyesi

HÜSEYİN ÇAVUŞ [GÜLEL]

B

izim sülaleye, bilinen en eski lakap

olarak Molla Veliler deniyormuş.

Bu lakaptan dolayı Veli ismi süla-

lemizde çok kullanılan isimlerdendir. O

lakap ile anılan kişilerden birisi ya da

bizzat Molla Veli, Baklan ovasında kendi

adını verdiği bir kuyu kazdırmıştır. Mol-

la Veliler lakabından sonra ailemiz Ha-

cıosman Oğulları adını almışlardır. Hat-

ta bu lakabı GÜLEL soy isminin yerine

kullanmışlardır ve elimizde halalarımdan

birinin çocukluğunda ona verilmiş nüfus

cüzdanında soy ismi “Hacıosmanoğlu”

olarak yazmaktadır. Daha sonraları ise

köyümüzün uzun yıllar imamlığını yap-

mış olan kesimine Hacı Efendiler den-

miş. Dedem Hüseyin Gülel, bizzat köyün

yukarı camisine imamlık yapan bir süla-

le olduğumuzu söylerdi. Dedem Hüseyin

Çavuş seferberlik yıllarında babasının

yerine askere gittiği zaman, o Yemen’de

bando takımında yer almıştır.

Bando takımında trompet çaldığı için

kendisine Düdükçü lakabını vermişler.

Onun için dedeme Büylücü Hüseyin Ça-

vuş, Düdükçü Hüseyin Çavuş derlerdi.

Bu adlandırmayla birlikte ondan sonra

gelenlere de Düdükçüler lakabıyla ta-

nınmıştır. Değişik Türkçe sözlüklerde bir

araştırma yaptığımızda “büylü” sözcü-

ğün benzeri çalgılara verilen ad olarak

bir sözcük girdisine rastlamadık. An-

cak Türk Dil Kurumu’nun Halk Ağzından

Derleme Sözlüğünün ikinci cildinin 832.

sayfasında büylü sözcüğünün karşılığı

olarak “saban kulağı” ve “ekin sapı taşı-

maya yarayan, arabanın önündeki ağaç”

anlamlarına rastlıyoruz. Bu bağlamda

çalgıya verilen büylü sözcüğünün yöresel

bir sözcük olduğu konusunda bir kuşku

yok. Diğer yandan Dinar’a bağlı bir kö-

yün adı da “Büylücüler.” O köy halkının

ne iş yaptığından dolayı bu ad verildi

bilmiyoruz.

Hüseyin Çavuş Çal’ın Yukarıseyit kö-

yünde Rumî 1309 Miladî 1893 yılında

doğmuştur. Ailenin en büyük oğludur.

Aile hayvancılık ve çiftçilikle yaşamını

kazanırken 1910 yılında Osmanlı İm-

paratorluğu, etrafındaki ateş çemberi

karşısında seferberlik ilan eder. Bu du-

rumda baba Hacı İbrahim askere gönüllü

yazılır. On yedi yaşındaki genç Hüseyin

amcalarının baskısıyla babasının yerine

İstanbul’a askere gider. Selimiye Kışla-

sında temel eğitim ve ardından Sultan

Reşat’ın muhafız alayında askerlikle ta-

nışır.

Dedemle birlikte o zamanki adıyla

Seyyid-i Bâlâ’dan, yaklaşık yirmi yedi

kişi askere alınmış. Bu yirmi yedi kişi-

den, jandarma olan Şerli Osman Çavuş,

sıhhıye olarak çalışan Lahnacı Halil İb-

rahim ve bando takımında görev yapan

dedemden başka kimse geri dönmemiş.

Oradan Yemen’deki Osmanlı Ordusuna

katılır. Orada askerî bandoya alınır. Oku-

ması yazması da yoktur, yine de okuma

yazmaya müzik notalarıyla başlar. Onun

okuması yazması müzik notalarıdır artık.

Müzik eğitimi sürecinde dersini rüyala-

rında bile sürdürür, onun bu çabası onu

komutan hocalarının ve ustalarının tak-

dirini kazanarak büylü denilen trompet

ile tanışır. Orada askeri bandoda başça-

vuşluğa kadar yükselir. Askeri bandoda

yedi yıl Yemen’de bulunur. Aile Hüseyin

Çavuş’tan umudu keser, çünkü orası Ye-

men’dir gülü çimendir/ Giden gelmiyor

acep nedendir? Yemendeki askerlik sü-

recinde bir yandan İstanbul ile iletişim

kopukluğu, bir yandan yokluk ve açlık,

askerleri moral çöküntüsüne ve karam-

sarlığa iter, ama onlar yine de asker

olduklarının Türk askeri olduklarının bi-

lincindedirler. Bu yokluk ve açlık koşul-

larında atların dışkısından, karınlarını

doyurmak için, arpa taneleri topladıkları

olmuş.

Kendisinden haber alınamayan ve

şehit olduğu varsayımıyla kendisinden

umut kesilen Hüseyin Çavuş askerliği-

nin yedinci yılında İngiliz Casus Lawren-

ce komutasındaki İngiliz askerlerine ve

çapulcu Araplara esir düşer. Bu esaret

nedeniyle Mısır’daki İngiliz karargahına

diğer esir askerlerle birlikte götürülür.

4