

9
gevşerdi. Onun için güneş ya da buhar tercih edilirdi.
Şimdilerde Buldan'da ipek üretilmemekle beraber
Bursa'dan getirilen ipeklerden ipekli ürünler üretilmeye
devam edilmektedir.
Buldan'da insanların tekstil ve el sanatlarından başka
yapabilecekleri çok fazla şey yoktur. Bu yüzden
Buldanlılar ülkemizdeki ve dünyadaki krizlerden çok
fazla etkilenmektedirler. “Karadeniz'de gemi batsa
Buldanlının zararı olur.” sözü Buldan'da meşhurdur.
Buldanlılara göre Denizli'nin ve Buldan'ın en büyük
avantajlarından biri hizmet yapan ve yapabilecek
bürokratlarla çok iyi ilişkiler içerisinde olmalarıdır.
Mesela İsmet İnönü'nün babası memurdur. İlkokulu
Buldan'da bir medresede okumuştur. Kaldıkları ev,
Çözgücü Halil Efendi'nin evidir. İnönü'nün Cumhur-
başkanlığı döneminde kendisine fahrî hemşehrilik
unvanı verilmiş, gerektiği zamanlarda kendisinden
destekler alınmıştır.
Yahya Kemal Beyatlı'nın kardeşi de Buldan'da
kaymakamlık yapmıştır. O günün şartlarında çok zor
olmasına rağmen Yayla Gölüne yol yaptırdığı ve
başkaca zorlu hizmetler de yaptırdığı için, halk onun bu
yönünü ifade etmek-övmek maksadıyla ona “Deli
Kaymakam !” lâkabını takmıştır.
Sadece kaymakam değil, Buldan'ın yerel idarecileri de
oldukça başarılı olmuşlar, kendi menfaatlerinden çok
Buldan'ın menfaatlerini gözetmişlerdir. Buna bir örnek
olarak “Efsane Başkan” namıyla tanınan Talat
Tarakçıoğlu'nu gösterebiliriz. Talat Bey bir gün, ilçeye
yeni tayin olan askerlik şubesi başkanı yüzbaşıyı ilçeyi
tanıtmak için gezdirirken, yüzbaşı parkta gördüğü bir
gülü koparmış. Bunu gören Talat Bey, hemen zabıtayı
çağırıp şube başkanına ceza yazdırmış ve parasını da
peşin kendisi vermiştir. Yine başka bir gün Talat Başkan
Buldan'ı gezerken, kendi evinden çamaşır yıkanan suyun
sokaklara akıtıldığını görmüş ve yine zabıtasını
çağırarak kendi evine ceza yazdırmıştır.
Buldan'da Sosyal Hayat
Buldan ilçesinde çeyizlikleri kızların kendileri yapardı.
Kız, hem okula gider hem de 5 numara lambayla iş
işlerdi. Lamba 7 numara olursa çok ışık verir fakat gazı
da çok yakardı. Bu yüzden, masraf az olsun diye 7
numara lamba yerine 5 numara lamba tercih edilirdi.
Evde kızın çeyizi için masırlar sarılır ve dokuma
dokunurdu.
1940-1945'li yıllarda Buldan'da kız görmeye
gidildiğinde oğlan tarafına: “Oğlanın kaç tezgâhı var?”
diye sorulur; “Bir tezgâhı var” deseler bile kız verilirdi.
Çünkü Dokuma Kooperatifine üye olan kişi tezgâh
başına 16 TL'ye bir top iplik alır bunu 160 TL'ye satar, 2
top iplik alırsa 320 TL'ye satardı. Yani o devirlerde
tezgâhı olan üretim yapmadan da para kazana-
biliyordu. Dolayısıyla Buldanlılar tezgâhı olmayana kız
vermiyorlardı.
Buldan'da düğünler perşembe akşamı başlardı. “Bez
gecesi” gelinle damadın çamaşırları-giyecekleri
karşılıklı olarak oğlan evine ve kız evine gönderilirdi.
Düğünler evlerde yapılır, düğüne gelmesi istenenler
davet edilirdi.
Bir de her düğünün davetsiz misafirleri vardı. Onlar
kendiliklerinden gelirler ve: “Biz unutulmuşuzdur. Bizler
davet edilmeyecek insanlar mıyız? diyerek güya
kendilerini davetli gibi gösterirlerdi.
Tüm çalgılar vardı. Pazar günü gelin çıkardı. Gelin
önceleri atla çıkarılırken sonraları ciple çıkarılmaya
başlanmıştı. Gelin eve geldiğinde arkadaşları damadı
yumruklayarak içeri katarlardı. Bu yumruklama işi
akşam namazından sonra da tekrarlanırdı.
Eskiden geceleri misafirliğe gidilirken, çıra yakılır onun
ışığında gidilir, gidilecek yere ulaşılınca da çıra
söndürülürdü. Dönüşte aynı çıra tekrar yakılır yine onun
ışığında eve geri gelinirdi. Eve girildiğinde çıra, tekrar
kullanılacağı zaman çabuk yansın diye, yanık
tarafından küle gömülürdü. Bunu da genel de dar
gelirliler yapardı. Bazıları da çırayı küle gömmez ocak
ateşine atar yakardı. Bunu yaparken de biraz övünmek,
biraz varlıklı olduğunu göstermek; çırayı birden fazla
kullananların da biraz cimri olduklarını anlatmak için:
“Biz çıranın g.tünü küle gömmeyiz!” diyerek hava
atarlardı.
Eski Buldan evlerinin kapılarında iki tokmak yer alırdı.
Bunlardan tok… tok… tok… diye kalın ses çıkaranlar
erkekler, tık… tık… tık…diye ince ses çıkaran tokmaklar
kadınlar içindi. Eve gelenin kadın mı erkek mi olduğu
çaldığı kapı tokmağının sesinden anlaşılır, ona göre
geleni karşılamaya çıkılırdı. Bir yere varınca eğer evde
kapı tokmağı yoksa yüksek sesle seslenilir, kapı açık olsa
bile, ev sahibi buyurun deyinceye kadar içeri girilmezdi.
Bir İstiklal Harbi Hatırası
İstiklal Harbi'nde Buldan'dan askere giden bir delikanlı
geride 2 çocuk ve bir eş bırakmıştır. Delikanlı yıllar
boyunca cephe cephe gezer. Bir seferinde birliğinin yolu
Sarayköy'den geçer. Yıllar boyunca evinden uzak
kalmanın hasretliğiyle birliğinden firar eder ve Buldan'a
gelir. Kaçak olduğu için, gece karanlığında evinin
kapısını çalar. Karısı kim o dediğinde kendini tanıtır.
Çocuklarını ve karısını çok özlediğini onları görüp
yeniden birliğine katılacağını söyler.
Karısının verdiği cevap şöyle olur:
-Kapıyı açmıyorum. Ben kendime kocası askerden
kaçan adamın karısı dedirtmem. Ben askerden kaçan
erime çocuklarımın yüzünü de göstermem kendi yüzümü
de! Çabuk git birliğine teslim ol! der. Kapıyı açmaz.
Kendi evine de olsa zorla giremeyeceğini anlayan asker
birliğine katılmak için, ağlaya ağlaya gece karanlığına
karışarak geldiği yere geri döner.